Karıdöşü Mahallesi

"Kalbimiz kurum bağladı lan. Taşlaştı. Eski suçların artık piyasası yok," diyor. Dinliyorum. "Hırsızlık, yankesicilik bunlar gitgide unutulan sanatlar oldu. Polislerin bile gözüne batmayan insanlar olduk artık. Kendi halimize bırakıldık. Kuş vurur gibi insan vuruyorlar. Kuşa bile kıyılmaz lan. Ama bu soysuzlar yapıyor. Bizim yaptıklarımız suç kapsamına bile girmeyecek yakında. Ama sen yine de dikkatli ol," bana son nasihatı olmuştu. Bütün mevzuatı bilen bir arakçıydı babam. "Bir işi yapıyorsan ona ait bütün ayrıntıları bilmek zorundasın," derdi.

Tanrı’yı tanımam etmem ama eğer tanışsaydık ona iki çift lafım olurdu: Burası çok boktan bir dünya olmuş. Ulaşılması gereken tek şey kötülük olmalıydı oysa. Tersten gidince belki her şey bambaşka olurdu. Belki onu da elimize yüzümüze bulaştırır, yanlışlıkla iyi bir dünya yaratırdık.

Bir de annem vardı tabii. Üveydi. Beni bir hastanede başka birinden çaldığını anlatır dururdu yıllardır. Dürüstlüğüne diyecek yoktu doğrusu. Normal bir çocuğun şok geçirmesi gerekirken ben bu durumu olağan karşılamıştım. Ama bana attığı kazık. Aklıma geldikçe delirecek gibi oluyorum. Deli karı. Her neyse...

Çirkin bir kadındı. Ona benden başka kimse söyleyemedi böyle olduğunu. Bir gün karşısına çıktım. Sırf onun iyiliği için, gerçeklerle yüzleşmesi için her şeyi bir bir anlattım. Bana teşekkür edeceğini sanıyordum. Sonuç tam bir fiyaskoydu. Beni dinlemedi. Kafama  yıllar önce bir tatil dönüşünde kocasının eve aldığı antika vazoyu fırlattı. Kanı sevmezdim ama annem karşımdaydı ve bana bakıyordu. Evet, o bir  anneydi ve cennetten hissesi vardı. Biliyordum. Gözlerimi Venedik cam işçilerinin üretirken anneminse bana fırlatırken bir kavanozdan farksız  gördüğü Murano vazoya diktim. Vazo antikaydı. Annem kızgındı ve  dişleri vazonun hamuruyla akrabaydı. Hayatıma dair ayrıntılar düşüncelerimi teslim almadan kanın kafa derimdeki yolculuğuyla kendime geldim. Alnımdan akan kan ılıktı ve ben nefretimi dizginlemeye çalışıp gülümsedim. Bunu ona yakıştıramadığımı söyleyip dışarı çıktım. Dişlerimi sıkıyor, sıkıyordum. Bir sigara yakıp yürüdüm. Sigarayı dudaklarımda  annemi de kafamda bitirmiştim. Saçlarıma dokundum ıslaktı. Yapışkan bir ıslaklık. Elime bulaşan kanla sigaramı söndürdüm. O gün dünyayı cehenneme çevirip annemi de layık olduğu öbür dünyaya göndermeye yemin ettim. Neticede cennet onun hakkıydı ve ben  bunu ona verecektim. Cennet ehlinin cehenneme dönmüş bir dünyada ne işi olurdu? Adalet diye buna denirdi. Ben Tanrı olmalıydım. Sigaramın dumanını alan yeli arkama alıp bir süre yürüdüm.

Günlerden perşembe, saatlerden üç. Hava maraz doğurmaya müsait. Bu akşam bizim puştlarla buluşacaktık. Az kalsın unutuyordum. Bu kadın insanda kafa mı bırakıyordu? Ne zaman bana yaptıklarını düşünsem bir tuhaf oluyordum ama olsun şimdi keyiflenmiştim. Bazen böyle olur. Keyiflenirsin, iki dakika sonra boka batmış bir hayatın olduğu aklına gelir.

Eski şarap fabrikasının içinde toplanacaktık. Mahallede ne olup bittiği konusunda bazı malzemeler dolaşıyordu. Bayağıdır paslanmıştım. Dur bakalımdı.

Hayatın toz pembelikten nasibini almadığı bu mecralardan ne de çabuk öğrenmiştim rol çalmayı? Anneme posta koyduğumu mahalleli duysa yemin billah beni dörde katlar, leşimi de kedilere atarlardı. Üvey olmak, anneye duyulan nefreti ve saygısızlığı masum gösteremezdi. En azından buraların raconu buydu. İşin aslı Karıdöşü tekin bir yer değildi. Dünya üzerindeki son gettonun da küf kokmaya başladığı zamanlardı. Beton perde etrafımıza çekilip polise gerek kalmadığı zamanlar dahil, çevremizde siteler yükselmeye ve ensesi kalın toplu konut züppelerinin son model arabaları da yollarımızı aşındırmaya başladığı günlerden beri böyle düşünüyordum. "Ne bok işimiz var lan burada?" sorusunu bir süre sonra biz sorar olmuştuk. Çünkü bizim buralarda bir çoğunluk haklıydı, bir de cukkası sağlam olan. Aslında bağda olan bizdik dağdan gelen onlardı. Ama para vardı ya işin ucunda. Para varsa sorun yoktu. Para nanaysa işin Tanrı’ya bile kalmazdı. Yıllarca polislerin yokladığı etrafımızı bu defa beton duvarlar sarmıştı. İktidardaki ve var olan tek partinin "kabul" broşürlerinde yıllardır aynı dava vardı. Kalan son çöplüğün de ortadan kaldırılacağı ve burun direklerinin sıhhat bulacağı davası. Adamların başına dert olmuştuk. "Siteliler"in burunları ve gözleri bayram edecek, biz un ufak olacaktık. Plan buydu ancak yıllardır seçimler geliyor ve geçiyordu. Karıdöşü tüm fiyakasıyla yeryüzüne atılmış en esaslı faça olarak duruyordu dünyanın suratında. Buna cüret edebilecek bir güç var mıydı? Babam yanımda olsaydı buna verilecek bir cevabım olurdu ama şimdi hislerim çemberin daraldığını söylüyordu. Anlayacağınız buzdolabına yerleştirilen yumurtaların yanına ilişen limon gibiydik. Suyumuz yıllarca sıkılmıştı. Kendimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yoktu artık. Kökümüze dökülen kibrit suyunun rakıya katılmayacağını anladığımızda vakit çoktan zifiriye kesmiş olacaktı.

Buralarda hırsızlık ata mesleğidir. İtiraf etmeliyim, kafamda paralanan vazo da çalıntıydı. Babam buraların en bitirim arakçısıymış zamanında. Eve getirdiği en nadide parçalardandı o vazo. Ona "Karıdöşü'ne böylesi gelmedi," demeleri buradan kaynaklıydı. Gel gelelim babam geberdi gitti. Bahsi uzatmayalım. Köprünün altından çok sular aktı. Dünyamız küçüldü, küçüldü. Evler azaldı. Birçok şeyi çabuk öğrendim. Anasının gözü olmak da pek zamanımı almadı. Buralarda çocuklar palazlanır palazlanmaz kendilerini bu çarkın içinde bulurlar. Önce bizim civarda bakkal soymakla başlarlar kariyer yapmaya. Yankesicilik ve tırnakçılıktan sonra güvenliğin kuş uçurtmadığı "siteler"de zirveye ulaşırlar. Hayat burada böyleydi işte. Yolsuzluğun yol olduğu, hırsızlığın karın doyurduğu meslekte istikrarın tavan yaptığı bir başka diyar var mıydı? Bilmiyordum.

Rutubet ve kir. Sokaklara işeyen çocuklar. Kaldırımlarda oturmuş çekirdek çitleyip mahallenin tüyü yeni bitmiş sözüm ona  yetimlerine caka satan mahalle kızları... Aşağıya dökülen bir kova pis su... Suyun izlediği yola yansıyan güneş ve gün ışığının aldığı gözler... Duvarların biçimsizliği... Çarpık bir evrende kendi çarpıklığının nedenini açıklayamayan Karıdöşü Mahallesi... Evrendeki son bataklık... Bir medeniyeti ele veren tozdan çamurdan, taştan topraktan, etten kemikten yapılar... Boyası alacalı evlerin önünden geçiyordum. Evlerden yükselen son ses roman havası çocuk zırlamasına, çocuk zırlaması anne bağırtısına karışıyor. Kesif bir ekşiliğin içinden yürüyorum. Küfür ve kıyamet... İşte huzur...

Kendimi Konyakçı Sokağı’nın insan onuruna dokunan, orospularının orostopollukta çığır açtığı yokuşundan aşağı saldım. Bedenimi kinetik enerjinin kollarına bırakıp bana laf sarkıtan mahalle hanımefendilerinin -bunu söylemek zor olsa da- davetkâr sözlerine aldırış etmeden Poşet Rıza'nın kahvehanesine girdim. İçeri girer girmez Kancık Bilal'in "Tavşan kanı!" sesiyle kendime geldim. Askıcıya demli bir tavşan kanı söyleyip bizim çocukların yanına bir sandalye çektim.

  • Şeytanınız eksik olmasın lan.

İçerideki sigara dumanı bütün bir mahalleyi hacze sürükleyebilirdi. Ama gelgelelim ne kahvedekiler ne de aynasızlar buna aldırış ediyordu. Sebebi açıktı. Buralar tekin yerler değildi ve biz çok ileri bir çağda kaybediş destanımızı yazmak üzereydik.

  • Lan kanı bozuk sabahtır seni bekliyoruz.

Çay bardağı ve okey taşı sesleri arasında küfür kıyamet kağıt oynanıyordu.

  • Bizim valide... Kapıştık biraz. Kafam allak bullak.
  • Bu kapışmaktan çok çarpışmaya benziyor oğlum. Karı seni resmen hacamat etmiş.

Cevap vermedim. Bir sigara yakıp içerdeki yangına destek oldum.

Grubun en yaşlısı Dikiz Reşat karşıda oturan Baston Davut' a sert bir bakış attıktan sonra elindeki kağıtları yüzüne fırlattı.

  • Ulan Baston edebinle oyna yoksa bu kağıtları yediririm sana itin oğlu.

Yedirirdi. Sakal, bu civarın tabiri yerindeyse kabile reisiydi. Yaşını başını almış ama bir yere gitmeye niyeti olmayan, ölmeyi ileri bir tarihe ertelemiş bir herifti. Onsuz bu mahallede kuş uçmazdı. Bizler de yaşına hürmeten ağzından çıkan küfürleri afiyetle yerdik. Babamı sevdiğini ve bana bakınca babamı hatırladığını söylerdi her seferinde. İyi adamdı. Sonuçta beline kadar çukurda olan  bir moruktan bahsediyorduk ama yaşlanmıştı artık. Hissediyordum. Daha dün tehlikenin insan doğasının bir parçası olduğunu anlatan adam bugün bizim çocukları karşısına oturtup sabahtan akşama kağıt oynamaya zorluyordu. Yapılan hileleri bulup ortaya çıkardığında duyduğu mutluluk gözlerinden okunuyordu. Zehir acısı çayı içip kalkmaya niyetlendim. Tepedeki pervanenin sigara dumanlarını, günahkar ellerin okey taşlarını karıştırdığı, kağıtların masaya vurulup masadan kalktığı bu kahvehanede kendimi buluyordum.

Akşam olduğunda atıl durumdaki eski fabrikaya ilk gelen bendim. Fabrika yıllar önce gerekli ödenek gelmeyince yarım kalmış bir beton yapıydı. Zamanla mahallede bizim camia için önemli kararların alındığı bir yer olmuştu. Birkaç dakika sonra Kör Kazım gözüktü. Kazım kahvehaneye pek uğramazdı. Genelde evde takılmayı seven miskinin teki bir adamdı ancak toplantıları kaçırmazdı. Ağabeyiyle esrarı paylaşamadıkları için ağabeyinin bir gece Kazım’ın gözüne klorak döktüğü söylenirdi. Kendimi bildim bileli tek gözüyle idare ediyordu. Ancak bu onun kızlara yürümesini engellemiyordu. Çoğu zaman mahallenin hafif yollularıyla parayı eziyor, anzarota parası yetmeyince toplantılara atıyordu kendini. Çok zaman geçmeden Tütün Kazım ve tüyü bitmemiş iki torbacısı önde Topal Haydar arkada batakhanenin diğer gülleri de düştü fabrikaya. Akşam güneşi beton perdelerden ancak fırsat bulmuş geçerken uğramıştı.

Rastgele konulmuş tuğlalara oturduk.Topal getirdiği köpeköldüreni açıp önce kafasına dikiyor. Ardından pet bardakları doldurup  beton zemine bırakıyor.

    • Bu akşam bir araya gelişimizin yıldönümü. Kaldırın bakalım ağabeyler.

Kaldırdığımız bardakları birbirine yaklaştırıp tokuşturmadan içiyoruz. Sözü ben alıyorum.

    • Biliyorsunuz Reşat ağabey yaşlandı. Organizasyon işini ayarlayacak birini seçmemiz lazım. Ayrıca para suyunu çekti, bir yerlere dadanalım ki yolumuzu bulalım.

Mahalleyi çeviren yüksek duvarlar ve dikenli teller işimizi zorlaştırıyordu buna da bir çare düşünmeliydik. Geçen hafta duvarda açtığımız gedik de site güvenliklerince kapatılmıştı.

İçimden annemin kafama fırlattığı vazoyu bir antikacıya okutmak geçiyor. İyi para vereceklerini düşünüyorum. Ama annem hem vazoya göz diktiğimi hem de yemimin bittiğini anlarsa vallahi beni aç köpekler gibi kor, bir daha da eve almaz. Aile bağlarımız zaten tartışmalı, böylelikle aramızdaki maddi bağlantı da kesilir. Aklımdan bunlar geçerken "Para işinin bir kısmını ben hallederim," diyor elindeki çarşafa esrarı yerleştiren Tütün. Bunu söylerken hırpani paltosunu çıkarıp tuğlaya yerleştiriyor. "Ancak neticeyi sağlama alalım."

Para işini nasıl halledeceğini bir tek ben mi garipsiyordum?

Meteliğe tam anlamıyla kurşun atmak üzereydik oysa. Annemin bana karşı tutumu gitgide vahimleşiyor. Aramızda bir anne - oğul işbirliği yapamıyoruz. Zulaladığı paraların yerini ah bir bulabilsem ona hayatının madiğini atabilirim. Bu varyemez kafayla nereye varacak tahmin etmesi güç. Sanırım paraları mezara götürme planı yapıyor. Onu bu plandan döndürmeliyim.

Malum grup koyu bir sohbetteyken aklımdan buralardan gitme fikri de geçiyor. Ama başka hayatlara nüfuz edemeyecek olmam beni bundan alıkoyuyor. Başka diyarlarda insanlar nasıl yaşıyor onu bile bilmiyorum. Ayrıca annemin yalnız oluşu ve içimdeki vicdan kırıntıları bazı durumlara yokuş yapıyor. Gidemiyorum.

O gece konu para olunca mahalleye geleceği söylenen "modern bloklar" denen dalganın ne olduğunu soruşturma kararı alıyoruz. Tabii, benim yoğun talebim üzerine. "Soruşturalım," diyorlar yarım ağızla. Mazot az mı geldi bilinmez bir tuhaflık seziyorum bizimkilerde. Kendimi bir süredir gündemden uzak tutuyordum. Aşkın karanlık sokaklarda, site inşaatlarında ve  tek gecelik yaşandığı, kavganın ve gürültünün bitip tükenmediği bu mahallede her şey o kadar hızlıydı ki... Uzun zaman önce, bir süre kendi kabuğuma çekilme kararı almıştım. Malum bir gönül mevzusu yüzünden. Kendimi kaptırmıştım. Dengem alt üst olmuştu. Sevmiş miydim? Evet. Kendime gelmem zaman aldı haliyle. Evden dışarı çıkmadım. Kimseyle konuşmadım. Bol bol da valideyle kapıştım. Şimdi ise olan bitene  hâkim olmaya çalıştıkça bıçağın açmadığı ağızlarla karşılaşıyordum. Oysa bu kadar hızla olup bitenin buradaki yaşam değil, bize doğru yaklaşan akıllı konutlar olduğunu çok sonra anlamıştım. İktidar dediğini yapmış bizim dangalakları kafalamayı başarmıştı. Uygarlık, dozerleri ve hafriyat dönüştürücü  kamyonlarıyla, duvarbozanlarıyla bize doğru gelirken dönen dolaplardan haberim olmamıştı. Kime kaç papel verileceği, direnenlerin kimlerle muhatap olacağı, bizden daha karanlık adamların bir süredir mahalleye gelip gittiği konusu hiç açılmamış, benim de durumdan bihaber olmam sağlanmıştı. Helal olsun. Her şey olup bitmiş ve kahvehanede son hız kararlar alınmıştı. Helal olsun. Ertesi gün  anladım ki artık Karıdöşü Mahallesi, adıyla beraber boşlukta yok olacak ve kara delikte kaybolacak.Yerine bizlerden uzak gökyüzüne yakın o ucube sitelerden dikilecek. Karıların oturup artık piyasada bile güç bela bulunan tütün sigaralarını sardıkları, demlendikleri; günahsızların toz toprak içinde oynaştığı bu mahalle artık dört tarafı duvarlarla çevrili kurtarılmış bölgelere dönüşecek. İtirazımı beyan etmek için kahveye uğradım. Mahalleli paranın sıcak yüzünü hissedince yelkenleri çoktan suya indirmişti. O hesabın çoktan kapandığını söylüyorlardı. Kendilerine sitelerin bodrum katları vaat edilmişti. Akıllı binaların dibinde modernitenin dışkısından boğulacaklardı. Kimliklerini yitireceklerdi. "Toplumsal meslek" sözü vererek kandırmışlardı garibanları. Kadere bakın ki yan kesici yerine  daireler arası mekikçi, erketeci yerine güvenlik sağlayıcı olacaklardı. Duyduklarıma inanasım gelmiyordu. İmzalanan kağıtlar önlerindeydi. Satın alınan cehennemin ispatıydı hepsi. Bodrum katlarında çürüyeceklerdi. Gün ışığının ara sıra göründüğü sokaklardan  karanlığın hakimiyetini yeğ tutmuşlardı. "Bu adamlar bizi yaşatmazlar, hazır dipteyken sitelerin köküne dinamit koyup kendimizle beraber havaya uçuralım ama ruhumuzu satmayalım," dedim ama dinletemedim. Bütün bu yaşananlarda yaşlı, bunak Dikiz'in başı çektiğini öğrendim çok sonra. Demek kaleyi içten fethetmiş, bizimkileri fena kafalamıştı. Operasyonlardan tasfiye edeceğimiz adam giderayak bize numarasını çekmişti. Helal olsundu. Balık baştan kokmuştu. Ahaliyi geri döndürmeye çalıştımsa da kâr etmedi. Çoğu aile sözleşmeyi imzalamış, "elektronik yüz okuyucu" denen merete "Söz veriyorum," demişlerdi. Bizi bu dünyadan koparıp boşlukta yok oluşumuzu izleyeceklerdi vicdansızlar. Bunun kandırmaca olduğunu anlattım, günlerce mahallede mekik dokudum, muhtara bile çıktım ama dinletemedim. Apış arasından başka geliri olmayan mahallemizin pörsümüş orospularının çoğu lüks sitelerde şimdiden briç partilerinin hayalini kurmaya başlamışlardı bile. Direnmeliydim. Benimle birlikte Tütün’le Topal da direnmeliydi. Kendimi buna inandırmaya çalıştım. Onlar benim en yakın dostlarımdı. Baba yadigarıydı hepsi. Bu konunun konuşulmasını ve acilen fabrikada toplanmamız gerektiğini anlattım. Olmadı. Onlar da paranın tatlı dünyasına çoktan kapılmıştı. "Söz ağızdan çıktı bir kere," diyorlar yüzüme dahi bakmıyorlardı. Bu durumda birinin gelip beni vurmasını beklemeye koyuldum. Zira buradan umudumu birkaç gecede kesmiştim. Oysa bu küçük mahallede kendi yağında kavrulan, kavrulurken de birkaç arakla yolunu bulan insanlardık. Hangi ara bu kadar düşmüştük?  Duvarbozan canavarının beton perdelerin ardındaki sesi geldiklerini haber veriyordu. Birkaç güne perde yıkılacak, gemimiz su almaya başlayacaktı. Anlaşılan buralardan gitmek için uygun zemin oluşmuştu. Bir tek valide faktörü yan çizmeme sebep oluyordu güya. O sebep de bir akşamüstü ortadan kalktı. Aksi düşünülebilir miydi? Deli karı... Her neyse... Ben evde yokken imzaladığı sözleşmeyi bir akşam sırıtarak bana gösterdi. Yüzündeki ifade bir katilin maktulüne son bakışı gibiydi. Annem gülüyordu. Güldükçe parlayan dişlerinde pis suratımı görür gibi oluyordum. Dişleri vazonun hamuruyla aynı soydandı. Babam yıllar önce karıştığı bir vartada ufak bir katakulliyle voleyi vurunca annemin dişlerini değiştirmeye karar vermişti. Bütün dişleri porselendi ama kalbi hep taş kalacaktı. Mavi, kenarları yırtılmaktan püsküllenmiş askerlikten yadigâr valizimi o hafta sonu kapının önünde bulunca bunu düşündüm. Durumu kabullenmiş, evden kovulmuş mahallede bozguncu adıyla bile anılır olmuştum. O gece yarısı mahalleden sessiz sedasız çıktım, bizim eski fabrikaya gittim. Kulağıma gelen gürültüden bir duvarbozanın daha şimdiden beton perdeyi yıktığı anlaşılıyordu. Sıçtınız aptallar. Hem de en olmadık çağda... Bunu size fena ödetecekler. Ya ben? Ben ne yapacaktım? Nereye gidecektim? Yanımda kimsecikler yoktu. Hepimiz gururlu arakçılardık bir zamanlar. Şimdi onlardan bir tek ben kalmıştım. Vazodan okuttuğum paranın bir kısmıyla köpeköldüren almıştım. Öbür dünyayı boylasam belki şansım olabilirdi. Hepten kurtulabilirdim bu saçmalıklardan. Sabaha kadar köpekler gibi içtim. Olmadı, ölemedim. Ölmeyi bile beceremedim. Sabaha karşı fabrikayı terk ederken gömleğimin cebinden bir sigara çıkarıp yaktım. Her şey bitmişti ama sigaram yeni başlıyordu. Tutunacak tek dalım bu kalmıştı. Tek tesellim buydu. Dünyayı cehenneme çevirmeye yemin etmişken şimdi cehennem olup gidiyordum buralardan. O anda yaktığım kibriti arkama fırlatıp büyük beton yığını fabrikanın patlayarak yanmasını ve yanan fonda yürüyerek oradan uzaklaşmayı düşledim. Oysa kibrit daha toprağa düşmeden sönmüştü.