Zahir

Okuyucunun önünden iki kutu süt, bir şişe kola, bir paket beyaz peynir ve bir poşet fındık geçti. En son üzerinde market ismi yazılı metal ürün ayracı da kırmızı ışığın önünden geçtiğinde kasanın üzerindeki ekranda ‘alışverişiniz tamamlandı’ cümlesi belirdi.

Müşteri, kredi kartını kart okuyucuya koydu ve şifresini tuşladıktan sonra aynı ekranda ‘teşekkür ederiz’ yazısını görmesiyle kartını okuyucudan aldı ve ceketinin cebine yerleştirdi. Sakalını ovuşturdu, kendisine satış fişini uzatan kasiyerin yaka kartına baktı, gülümsedi.

  • Gelecek bizim diyorsunuz da Fuat kardeş, kendine şimdiden başka bir iş arasan iyi edersin. Bana uzatacağın bir fiş için buraya fazlasın.

Gerçekleri soğuk bir su şiddetiyle insanın suratına vurmak için yüreğini buzdolabında taşımalı insan. Fuat, elinde poşeti ile marketten çıkan adamın arkasından baktığında adamın eşini, çocuklarını ve dostlarını düşündü. Sonra sildi attı onun yanına koyduğu tüm kişileri, ona yalnızlığı yakıştırdı.  

O esnada uzun saçlarını tek örgüde toplayıp sağ omzundan önüne doğru bırakmış bir kadın tezgâh bandına bir ekmek ve küçük bir kavanoz çilek reçeli koydu.

“Nakit ödeyeceğim,” dedi kendisine gülümseyen Fuat’ın gözlerinin içine bakarak. “Peynir almamışsın.” Bir soruydu aslında Fuat’ın soru ekiyle bitmeyen bu cümlesi. Örgülü saçlı kadın güldü.

“Dün aldıklarım henüz tükenmedi, onunla idare edeceğim,” dedi gülerek. “Öğleden sonra, ” dedi Fuat ve o esnada arka kasadaki müşteri izin isteyip Fuat’ın kasasından poşet aldı. Küçük bir çocuk cebindeki bozuk paraları üzerinde yazan sayıyı zorla okuyormuşçasına gözüne yaklaştırıp emin olduktan sonra kasiyere uzattı, Fuat’ın kasasından poşet isteyen müşterinin hemen arkasındaki kasada. Çocuğun elinden aldığı bozuk paraları teker teker kasaya koyan kasiyer, kalın çerçeveli gözlüklerin arkasına sakladığı pembe boyalı gözlerini örgülü saçlı kadına dikti. “İzinliyim,” diye devam etti Fuat. “Uygunsan buluşabiliriz. Belki yine yemek yeriz veya sinemaya gideriz bu sefer, gidemedik hiç.”

Yemek yediler. Dördüncü kez. Yine sinemaya gidemediler. Oysa Oscar’da en iyi film ve en iyi yönetmen ödülünü almış ‘Otomatik Kuş’ gelmişti sinemaya, Fuat o filme gitmeyi teklif etti fakat Zehra yine kabul etmedi. Örgülü saçlarını açmıştı. Film neredeyse dokuza doğru bitiyordu fakat onun en geç sekiz otuzda evde olması gerekiyordu.

Dördüncü yemeklerini, büyük camlarının ardına göl ve onu çevreleyen orman manzarasını yerleştirmiş bir restoranda yediler. Yeşil göl. Art arda dizilmiş ördekler başlarını suya bir sokup bir çıkarıyorlardı. “Kahve içelim,” dedi Fuat. “Esniyorsun, uykun açılır.” Bakışları tedirgindi, soru işaretleri vardı ulaştığı noktalarda. Ardı ardına esnemek Zehra’nın gözlerini yaşartmıştı. “Olur,” dedi bakışlarını ördeklerden ayırmadan.

Mutlu anları yavaşlatmak imkânsız. Gelir, dokunur ve gider. Bir nefes alırsın, tüm vücudunu dolaşır, acılarını temizler ve o nefesi verirsin. Biter. Zehra’yı evine bıraktıktan sonra nehir kenarında biraz yürüdü Fuat. Karanlık çökmüştü artık. Nehrin sularında sokak lambalarının sarı ışıkları kıpırdıyordu. Zehra’yı düşündü. Onun uzun suskunluğunu, sustuğunda ördekleri izleyişini, yorgunluğunu, en çok da esneyen o halini. Şüphe düştü aklının en derin noktasına. Kazıdıkça kazıdı orayı. Ensesinde bir sızı hissetti. Elini götürdü sızıyı hissettiği o noktaya. Eve gitmek istedi.

Babaannesinden kalma açık kahverengi bir berjer, televizyonun tam karşısında duruyordu. Televizyon da babaannesinden kalmaydı. Babaannesi tek başına yaşadığı evde, hayatta kalmaya çalışan bir grup insanı konu eden yarışmayı izlerken o televizyonda tam da kahverengi berjerde ölmüştü. Sabahında halen açık televizyonun karşısında onu gözleri açık halde bulan da Fuat’tı. Önce avucunun içini yüzünde gezdirip onun gözlerini kapatmıştı sonra da günün gazetelerinden haberlerin okunduğu televizyonu. Şahit olduğu son ölümdü bu Fuat’ın. 

Salona geçti. Elini ensesine götürdü, sıvazladı ensesini ve parmaklarının ucuyla küçük metal bir nesneyi oradan çıkardı. Sağ elinin işaret ve başparmağının arasında tutarak havaya kaldırdı, boydan boya yeşil bir ışık yanıyordu üzerinde. Duvarda kendisiyle aynı boyda ve ende dikey duran siyah bir dolabın karşısına geçti. Dolabın kapağı camdandı. Kendisini gördü kapakta. Bir yansıma, ayna gibi. Ama aynadan farkı yansıması ona bakmıyordu. Kapağı açtı. Başparmağını dolabın iç noktasındaki bir düğmede birkaç saniye tuttu. Sonra yeşil ışık yayan metal nesneyi yansımasının ensesine yerleştirdi. Gözlerini açtı yansıma. Birbirlerine baktılar. Suskunluk. Baktılar ve nihayet Fuat konuştu.

  • Sekiz saatin var. Geç kalma.

Gecenin karanlığı sardı gökyüzünü. Cadde üzerindeki restoranlar, marketler, eğlence mekânları. Her biri kapılarının üzerinde yanıp sönen ışıklı tabelalarıyla gecenin misafirlerini içeri davet ediyorlardı.

Kaldırımlarda tek tük insan vardı, onlardan biri yolda yavaşça ilerleyen taksiye durmasını işaret etti. Taksi kontrollü bir şekilde kaldırıma yanaştı ve sağ arka kapısını müşteriye açtı.

Saçlarına aklar düşmüş orta yaşlı adam koltuğa yerleşti, emniyet kemerini bağladı ve gitmek istediği yeri şoför koltuğunda oturan Fuat'a söyledi. Fuat adresi orta konsoldaki navigatöre girdi ve git tuşuna bastı. Harita hem navigatörde hem de ön koltuk arkasındaki ekranda belirdi. Yolcu harita ile ilgilenmedi. Ekranı televizyon konumuna aldı.

Kırklı yaşlarda bir kadın yanında dört beş yaşlarında bir çocukla kırmızı bir koltukta oturuyordu. Ekranda ikisi vardı ama başka bir ses, muhtemelen programın sunucusu, kadın ile çocuğu izleyenlere tanıtıyordu. 

''Bugün iki konuğumuz var sevgili izleyiciler. Her ikisi de ülkemiz adına çok önemli isimler. Bir anne ve oğlu. Meltem Soncu, ülkemizde bilinen, doğum yapmış son kadın, oğlu Doğa da dünyaya gelmiş son insan.''

Televizyonu kapattı ak saçlı adam. 

  • Dünyanın çivisi çıktı evlat. Üzülecek halimizi bir marifetmiş gibi anlatıyorlar. Ölüme çare bulacağız diye doğumdan vazgeçen o bilim adamı denen insanlar var ya, onlar işte çivisini çıkardılar bu dünyanın. Doğumu öldürdüler sırf biz ölmeyelim diye. Çocuklarımızı öldürdüler ve bunu marifetmiş gibi anlatıyorlar.''

Aynada iki çift göz bakıştılar. 

  • ''Zahir misin evlat? Gerçek değilsin değil mi?''

Cevap vermedi Fuat. Yine aynadan yolcusuna bakmakla yetindi. Onun da cevap bekleyen bir ifadesi yoktu. Gözlerini aynadan ayırmış, dışarıyı izliyordu.

  • Gerçek olamazsın. Gecenin bu saatinde taksi şoförlüğünü gerçek birisine yaptırmazlar değil mi?''

Navigatördeki ses beş yüz metre sonra sağa dönmesini ve böylece hedefe ulaşılacağını söyledi. Taksinin durmasını istedi ak saçlı adam. İnecekti. Uygun bir noktada kaldırıma yanaştı Fuat. Yolcu kredi kartını ekranın yanındaki bölgeye tuttu, her iki ekranda da “Ödeme tamamlandı, teşekkür ederiz,” yazısı belirdi. Kapı kendiliğinden açıldı ve yolcu gecenin karanlığına doğru adım attı. Gözden kayboldu.

Taksi bir süre hareket etmedi. Tarihi tramvay geçti yanından. Başka bir taksi yolcusunu bırakmak için arkasında durdu. Bıraktı ve gitti. Sonra hareket etti Fuat. Yine yavaşça tramvayın izlediği yolu takip etti. Nehrin üzerindeki en güzel köprüden geçti. Genç bir kız iki kolu ve tek bacağını havaya kaldırmış, yüzüne yerleştirdiği budala bir gülümsemeyle kendisini fotoğraflayan arkadaşına poz veriyordu. Köprü üzerindeki sokak lambaları arkadaş oldu kıza. Tramvay durakta bekleyen yolcularını alırken solladı Fuat onu. Sonra da hiç ihtiyacı yokken caddenin sağında gördüğü bir elektrik istasyonuna girdi. Üç numaralı bataryanın yanında durdu. Kredi kartını yeşil yaprak logolu elektrik yükleyicinin tepesine yerleştirdi ve yükleyici  depo ağzına dokundurup depoyu doldurdu. Kredi kartını aldı, aracına bindi ve yoluna devam etti.

Sokaklar, caddeler, köprüler geçti.

Kısır bir gece olduğunu düşündüğü sırada otobüs durağının arkasından bir erkek ile bir kadın çıkıverdi; adam el işaretiyle ondan durmasını istedi. Gecenin karanlığında seçilen tek renk kadının dudaklarındaki kırmızılıktı. Toprağa düşmüş bir kiraz tanesi, parmakta bir kan damlası... Dudağında kırmızı, saçlarının örgüsünü açmış bir vaziyette bindi kadın taksiye adamdan hemen sonra. Dikiz aynasından kadının kırmızı dudaklarına baktı Fuat, sonra örgüsü açılmış saçlarına, en son da gözlerine.

Ensesinde bir sızı hissetti. Derine indi bu sızı, anılarını yokladı. Kadınla göz göze geldiklerinde gölde yüzen ördekler kafalarını suya soktular, çilek reçeli geçti market tezgâhından.

Anılar ensesinin en derininde kaldı. Zahir olmasaydı kalbine de ulaşacaktı. 

“İnelim,” dedi kırmızı dudaklar. Adam kadına sorgular gözlerle baktı. Anlam veremedi. “Biraz daha yürümek istiyorum.” dedi kadın.

Bu yaşadıklarını nasıl yorumlayacaktı, bilemedi. Gerçek miydi gördüğü yoksa zahir mi? Zaten kısır bir geceydi, eve döndü hızla.

Yatağında uyuyor bulacağını düşündüğü Fuat, babaannesinden kalma berjere oturmuş televizyon izliyordu.

  • Erken döndün.
  • Yorgun hissediyorum. Yeterince yüklenmedi sanırım.

Cam kapaklı dolabı açtı. Sırtını dolabın iç tarafına döndü, gözlerini kapattı. Fuat televizyon izlemeye devam ediyordu.

Program bittiğinde ayağa kalkacak, cam dolaba yaklaşacak, zahirin ensesinden metal nesneyi alacak, azalmış olsa da halen yeşil ışık yandığını görecek, onu kendi ensesine yerleştirecek, uyumak için yatağına gidecek, uykusunun en derin anında ensesinden bir sızı girecek, parmakta bir kan damlası belirecek, kırmızı dudaklar gecenin karanlığında kaybolacak ve tam da o esnada sızı kalbine ulaşacak. Hepsi televizyonu kapattıktan sonra olacak.