Karakter/Siz Misiniz?

Adam, basit bir karakter olduğunu bir türlü kabullenemedi. Gereğini yapıp yüklediler onu kamyonete. Kamyonetin farları kapalıydı. Samanyolu’nun aydınlattığı ovada, arkasında toz bulutu bırakarak ilerliyordu. Adam, kamyonetin kasasında, bilinci kapalı yüzükoyundu. İki üniformalı, ellerinde şok tabancalarıyla adamın başında çömelmişlerdi. Gaz maskeliydiler. Kamyonet toprak yolda tangur tungur ilerledi. Adamın yediği dayak yetmezmiş gibi, kafası her kasiste kamyonun  kasasının metalinden darbe aldı. Yol ovanın ortasında bitiverdi. Kamyonet durdu. Motoru çalışıyordu. Gaz maskeliler, adamı kamyonet kasasından otların içine savurdu. Adam, uzun otların üzerine yumuşacık düştü. Bilinci kapalı, sırtüstü, yalın ayaktı. Üzerinde çuval bezinden yapılmış bir giysi vardı. Kamyonet uzaklaşıp gözden kaybolduktan çok sonra adam uyandı. Yıldız kaydığını gördü. Doğruldu, sağa sola baktı. Etrafı devasa kayalıklarla çevrili, kocaman bir ovanın ortasındaydı. Kimdi? Buraya nereden gelmişti? Hiçbir şey hatırlayamadı. Artık, sadece yol kenarına atılmış bir karakterdi.

“ Geri zekâlı şerefsiz! Neymiş? Sadece bir karaktermişim. Karakter senin babandır. Kaçtır uyarıyorum seni, ağzını topla, saygılı ol diye! Nereye gittin lan! Şşşşt! Dış ses! Ben karaktersem, sen nesin? Sesin var, görüntün yok. Mp3 müsün? Dümbük! Anlatıcı bozuntusu! Hikâyeyi okuyan da bunu bir şey zanneder. Oldu olacak benim hikâyemi anlatacaksın. Havandan geçilmiyor. Saklanmış mekânın dışına bir yere, davudi bir ses tonuyla, ahkâm kesmeler, tahmin yapmalar… Şu düştüğüm duruma bak! Neredeyim bari onu söyleyip öyle anlatmayı keseydin. Aman be! Sana mı kaldım? Gerek yok, ben kendi hikâyemi kendim anlatırım. Sırtüstü yatıyordum ya hani. Uzun otların içindeydim. Doğrulup oturdum. Geceydi, yıldızlar vardı. Zaten bu kısmı anlatıcı bozuntusu anlatmıştı. Üzerimdeki çuval giysiler, tenime batıyordu. Baktım, iç çamaşırlarım da yok. Elbisemi sıyırınca, her yerimde, yara berelerim olduğunu gördüm. Epey bir dövmüş olmalılar beni. Etlerim acıyordu. Hafızamda henüz ayrıntılar netleşmese de, azar azar hatırlamaya başladım. Aileme kavuşmalıydım. Eşim ve çocuklarım vardı.   

Çok susamıştım. Acıkmıştım da. Otların içinden bir çıtırtı duydum. Gözlerimi kocaman açarak karanlığa seslendim, yanıt gelmedi. Ellerimle otları açarak ilerledim. Otlar göz hizamdaydı. Parmak uçlarımda yükselince, ileriyi görebiliyordum. Çevremdeki yüksek kayalıklardan, cır cır böcekleri ve kurbağa sesleri yankılanıyordu. Bir araba sesi duydum. Ama farların ışığını göremiyordum. Parmak uçlarımda yükselerek baktım. Toz bulutuna bakılırsa araç, dağın yamacından ovanın ortasına doğru geliyordu. Araç sesine doğru koşmaya başladım. Yalınayak koşarken bazen yerdeki dal parçalarına takılıp düşüyordum. Bazense bastığım kuru dallar kırılıyordu. Her iki durumda da canım acıyordu. Araç sesine yaklaştım. Belki birazdan önüne çıkacaktım. Kurtuluş umudu yeşermişti. Biraz su, biraz yiyecek… Ve birden durdum. Bunlar bana dayak atanlar olabilirdi. Olsun, yeniden araç sesine doğru koşmaya devam ettim. Özgürce kendi kararlarımı verebilmeliydim. Hatalı olsa da, kendi kararlarımın sonuçlarına katlanabilirdim. Böyle yaparak anlatıcının aşağıladığı ‘sadece bir karakter’ olmaktan kurtulabilirdim. Otlar arasındaki koşumun sonuna geldim. Toprak bir yola ulaştım ama aracın önüne çıkamamıştım. Uzaklaşan bir kamyonet gördüm. Gürültü ve toz bulutunu ardında  bırakarak çekip gitti. Aracın ardından toprak yolda ilerledim. Toz henüz dağılmamıştı. Tozdan korunmak için çuvaldan yapılma gömleğimi burnuma çektim. Bu soluduğum, sadece toz olamazdı. Gözüm yaşarıyor, nefes alamıyordum. Bayılmak üzereyim. Kimyasal bir duman soluduğumu anladığımda, otların içine doğru kaçtım. Dumandan etkilenmeyecek bir mesafeye kada…”

Karakter bayıldı. Ölmedi. Ne yazık ki,  ölümcül bir kimyasal gaz değildi. Sabah, ayıldığında nasıl tehlikeli bir ovada olduğunu anladı. Yattığı yerin çevresinde insan iskeletleri gördü. Gece koşarken takılıp düşmesine neden olan iskeletleri, basıp kırdığında ayağını acıtan, kuru dal sandığı iskeletleri gördü. Özgürlüğüne düşkündü. Benim gibi bir anlatıcıya tahammülü yoktu. Bilincini kaybedene kadar veya O susana kadar, O’nu anlatmayacaktım. O ayılınca ben ortadan kayboldum.

“Ayıldım. Zehirli gazın etkisinden kurtulmuştum. Güneş yakıyordu. Su bulmam gerekiyordu. İskeletlere basmamaya çalışarak geceleyin keşfettiğim toprak yola doğru gittim. Yolun iki yanında otlar, uzun kamışlar yükseliyordu. Tünelde yürür gibi yürüdüm. Yolun bittiği yere kadar geldim. Bir adam, gece benim uyandığım yerde, otların içinde sırtüstü yatıyordu. Benim gibi çuvaldan bir giysisi vardı. Yalın ayaktı. Yüzünde boynunda morluklar vardı. Hatta bir gözü mosmor olmuş, şişmiş, kapanmıştı. İnliyordu. Adamakıllı dayak yemişti demek ki. Yanaşıp seslendim. Yavaşça, saçını okşar gibi dokundum. Gözlerini açtı. Su anonsu yapılıp yapılmadığını sordu. Sanırım sayıklıyordu.  Geceden beri hiç anons falan olmamıştı. Helikopteri sordu. Rezervasyonunun hangi saate olduğunu sorduğumda kendisiyle dalga geçtiğimi anladı. Gören gözünü bana nişanlamak için, sancılı bir yüz ifadesiyle oynattı boynunu. Homurdandı. Kesin sövdü bana. Kafa travması geçirdiğini, su anonsu veya helikopter falan olmadığını anlatmaya başladım. O sırada uzaktan bir helikopter sesi gelmeye başladı. Kulağım seste, gözlerim ve ağzım açık adama baktım. Adam da bana boka bakar gibi bakmaya başladı. Hemen ardından su anonsu geldi. Kayalardan, dağlardan yankılandı sesler. Adam yumruğuyla ayıp bir el hareketi salladı bana. Üstelik aradan çıkan başparmağını sancılarına rağmen taaa gözüme soktu. Aldırmadım. Yaralı adam buraların abonesiydi sanırım. Helikopterin suyu nereye atacağını sordum. Yiyecekte atarlar mıydı acaba? Bir şeyler mırıldandı anlamadım. Tekrarlamasını istedim. İyice yaklaştım ağzına. Sülale, yedi ceddi gibi kelimeler duydum. “Sövüyor musun?” diye sordum. Dağılmış suratına rağmen belirgin bir  tebessümle kafa salladı. Helikopter bizim tepemize kadar geldi. Toprak yolun bitim çizgisine yaklaşarak alçalmaya başladı. Pervanenin gücüne hiç bu kadar yakın olmamıştım. Yaklaştıkça patırtının rüzgârı bizi dövdü. Toz toprak savruldu, otlar toprağa yapıştı. Ben yaralı adamın yüzüne kapandım. Kafamı kaldırıp gözümü açtığımda yerde büyük bir koli duruyordu. Bir kenarı patlamıştı. Pet şişede, etrafı buğulu, buz gibi su görünüyordu. Helikopter, ovada birkaç noktaya daha aynı kasalardan attı. Sonra uzaklaşıp gitti. İkimiz için koliden su aldım. Ekmek de vardı. Kana kana su içtik. Karnımızı doyurduk.

Bedensel gereksinimim karşılanınca kaygılarım azaldı. Neşem yerine geldi. Durumumuzu sorgulamaya başladım. Birilerini fena halde kızdırmıştık. Ortak noktalarımızdan yola çıkarak gerçeğe ulaşmaya karar verdim ki ovaya bir anons yankılandı. “Dikkat! Dikkat!” diye başladı anons. Susup dinledim.”

Sustu. Dinledi. Bir daha da konuşamadı. Anons, elini kolunu bağladı haliyle. Basit bir karakter olduğunu anladı. Başını önüne eğdi, beni dinliyordu. Dağıtılan su ve yiyecekler zehirliydi. Bastığı toprak ve dokunduğu otların üzerinde bile deriden emilen, zehirli tanecikler vardı. Hemen değil, yavaş yavaş ölünürdü. Özgür bir karakter olarak bu ovada ölene kadar yaşayabilirdi. Zaten yaşayacak çok zamanı yoktu. Bir iki gün içinde, otların arasında bir iskelete dönecekti.

Ona bir şans verildi.  Bu şans herkese bir kere verilirdi. İşte! İskeletlere ikinci bir şans verilmemişti. Eğer anlatıcıyla, yani benimle, iyi geçinirse yaşayabilecekti. Yapabilir misin? Benimle iyi geçinebilir misin? Kafasını salladı. Ama ben salla dedim de salladı. Artık kendi karar verip  hikâyeyi yönlendirmesi mümkün değildi.  Aksi halde, önce ailesi ovaya gönderilir, iskelet olurlar, ardından da kendisi. Bir karaktere ancak biz bir isim koyabilir ve yaşama şansı veririz. Örneğin, yanındaki adamın kim olduğunu sorduğumda, “Yaralı adam,” dedi. Kendi adını söylemesini istedim. Başını önüne eğdi. Şimdi yaşamak için yapması gereken tek şey, toprak yoldan gelen siyah otobüse binmek ve koltukta duran antidot kapsülü yutmaktı. Sonra kulağı bende olacak, söylediklerimi yapacaktı.

Otobüs geldi. Basamakları çık! Çıktı. Boş olan koltuğa git! O değil, cam kenarı, bir arka! Kapsülü koltuktan al! İç! Otur! Oturdu. Adam, siyah otobüsün çamurlu penceresinden, yaralı adama el salladı. Yaralı adam, yattığı yerden doğrulmadı bile. Elini yumruk yapmış, ayıp el hareketini sallıyordu.

Hikâye başlayabilirdi artık.

Yolcu kalmasın anonsu yapıldı. Otobüsü, değişik çağlardan, değişik kıyafetli karakterler, tıklım tıklım doldurdu…

Doldurun!